MiLLiyetçi ve İ...'s profileMiLLiyetçi ve İsLami Gen...BlogListsGuestbookMore Tools Help

MiLLiyetçi ve İsLami GençLik

“Her kim beni rüyada görürse o mü’min-i muttaki, beni muhakkak murakabe halinde görecektir.” (MUHAMMED S.A.V)

NAMAZ

Dua, hayirla dua; müslümanlarin yaptiklari, bazi hareketleri de kapsayan bir ibadet türü. Arapçasi "salât" olup, çogulu "salavât"tir.

Namaz, tekbir ile baslayip selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karsi tesbîh, ta'zîm ve sükrün ifadesidir.

Namaz, Kur'an'da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki seriatlerde bes vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardi. Namaz, hicretten bir buçuk yil kadar önce Mi'rac (Isrâ) gecesinde farz kilinmistir. Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre özet olarak söyle demistir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)'e Isrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kilindi. Sonra azaltildi ve bes vakte düsürüldü. Sonra söyle seslenildi: Ey Muhammed, süphesiz bizim nezdimizdeki söz bir degisiklige ugramaz. Senin için bu bes vakit namaz, elli vakit namazin karsiligidir" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on kati ecir verilecegi su ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on kati ecir vardir" (el Enam, 6/160; ayrica bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Bes vakit namaz farz kilinmadan önce, Hz. Peygamber'in ibadet tarzi Cenâb-i Hakk'in yaratiklarini düsünmek, Allah'in yüceligini tefekkür etmek seklinde idi. Sabah ve aksam ikiser rekat hâlinde namaz kildigi da nakledilir. Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardir. Kur'an-i Kerim'de Lokman aleyhisselâmin ogluna namazi emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim'in Hicaz'in güvenligi için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh'in, Tur daginda ilk vahiy sirasinda Hz. Mûsa'dan namaz kilmasini istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.

Islâmda namazin mesrûlugu Kitap, Sünnet ve Icmâ'ya dayanir.

Kur'an-i Kerim'in birçok yerinde; namazi kiliniz ve zekâti veriniz" buyurulur. "Bütün namazlari ve orta namazi muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Süphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmis olarak fon kilinmistir" (en-Nisa, 4/103).

"Oysa onlar, tevhid inancina yönelerek, dini yalniz Allah'a tahsis ederek O'na kulluk etmek, namazi kilmak ve zekati vermekle emr olunmuslardir. Iste dogru din budur" (el-Beyyine, 98/5). "Namazi kilin, zekâti verin ve Allah'a samimiyetle baglanin. O, sizin mevlânizdir. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardimcidir" (el-Hacc, 22/78).

Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmis çok sayida hadis vardir. Bu hadislerden bazilari sunlardir: "Ibn Ömer (r.a)'den rivayet edildigine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: "Islâm bes temel üzerine kurulmustur: Allah'tan baska bir ilâh bulunmadigina, Hz. Muhammed'in Allah'in elçisi olduguna sehadet etmek, namaz kilmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktir" (Buhârî, Iman,1, 2; Müslim, Imân, 19-22).

Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)'i Yemen'e gönderirken ona söyle buyurmustur: "Sen ehli kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onlari ilk önce Allah'a kulluk etmege çagir. Allah'i tanirlarsa, Allah'in onlara gecede ve gündüzde bes vakit namazi farz kildigini söyle. Namazi kilanlarsa; Allahin onlara, zenginlerinden alinip yoksullara verilmek üzere zekâti farz kildigini söyle. Itaat ederlerse, bunu onlardan al, insanlarin mallarinin en iyisini alma, mazlumun bedduasindan sakin. Çünkü onun duasiyla Allah arasinda perde yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Megâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).

Diger yandan Islâm ümmeti, bir gün ve gecede bes vakit namazin farz oldugu konusunda görüs birligi içindedir.

Namaz ergenlik çagina gelmis, akilli her müslümanin üzerine farzdir. Fakat yedi yasina gelmis olan çocuklar da namaz kilmakla emredilir. On yasina geldikleri halde namaz kilmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber söyle buyurmustur: "Çocuklariniza yedi yasinda namaz kilmalarini emredin, on yasina girince bundan dolayi dövün ve o yasta yataklarini ayirin" (Ebû Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).

Bir günle gece içinde farz olan namazlarin sayisi bestir. Yalnizcada, vitir veya bayram namazlari vacib hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen su hadis bes vakit farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar bestir " Bedevî; "Benim üzerimde bundan baska bir borç var midir?" diye sorunca, Allah'in Resulu söyle cevap vermistir:

"Hayir kendiliginden nafile olarak kilarsan bu müstesnadir". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparim" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurdu: "Eger dogru söylüyorsa bu adam kurtulmustur" (Buhârî, Imân, 34, Sehâdât, 26; Müslim, Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).

Namazi Terketmenin Hükmü

Namazin akilli, bülug çagina girmis, hayiz ve nifastan temizlenmis her müslümana farz oldugu konusunda görüs birligi vardir. Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet ve niyabet geçerli degildir. Namazin farz oldugunu inkâr eden dinden çikar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya umursamazlik sebebiyle namazi terkeden âsî ve fasik olur.

Namazi kilmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ söyle buyurur: "Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular söyle cevap verirler: "Biz namaz kilanlardan degildik” (el-Müddessir, 74/40-43). "Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazi terkettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu taskinliklarinin cezasini yakinda göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve salih amel isleyen bunun disindadir" (Meryem, 19/59, 60). "Vay o namaz kilanlarin haline ki, onlar kildiklari namazdan habersizdirler" (el-Mâûn, 107/4-5). Hz. Peygamber (s.a.s)'de söyle buyurmustur: Bilerek namazi terkeden kimseden Allah ve Resulunün zimmeti kalkar" (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461). Kim ikindi namazini terkederse ameli bosa gitmis olur" (Buhârî, Mevâkît,13, 34; Nesâî, Salât,15). Kim, önemsemeyerek üç cuma namazini terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur" (Nesâî, Cumâ, 2; Tirmizî, Cuma 7; Ibn Mâce, Ikâme, 93).

Hanefilere göre, tembellik yüzünden namazini terkeden kimse, namazi inkâr etmedigi sürece dinden çikmaz, ancak günahkâr, fasik olur. Kendisi bu konuda uyarilarak tevbeye , kötü örnek olmamasi için toplumdan tecrid edilir ve te'dib amaciyla dövülür. Ramazan orucunu terkeden kimse de bunun gibidir (Ibn Abidîn, Reddül-Muhtâr, Misir, t.y., I, 326; es-Sürünbülâlî, Merâkil-Felâh, Misir 1315, s. 60; ez-Zühaylî, el-Fikhul-Islâmî ve Edilletuh, Dimask 1985, I, 503).

Hanefiler disindaki mezhep imamlarina göre ise, namazini özürsüz olarak terkeden kimse, mürted'de oldugu gibi Islâm toplumuna karsi gelmis sayilir ve tövbe etmezse en agir sekilde cezalandirilir (Ibn Rüsd, Bidâyetül-Müctehid, Misir t.y., I, 87; es-Sirâzî, el-Muhezzeb, el-Nalebî tab'i, I, 51; Ibn Kudâme, el-Mugnî, 3. baski, Kahire t.y., II, 442-447; ez-Zühaylî, a.g.e., I.503, 504; Krs. et-Tevbe, 9/5; Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26).

Namazini unutarak, uyanamayarak veya tembellik yüzünden zamaninda kilamayan bunu kaza eder. Hadis-i serifte; Kim uyuyarak veya unutmak suretiyle namazini kilmamis olursa, hatirladiginda hemen kilsin " (Ebû Davûd, Salât,11; Ibn Mâce, Salât,10; Nesaî, Mevakît, 53) buyurulur. Fakihlerin büyük çogunluguna göre; uyumak veya unutmak gibi bir özür sebebiyle namazim vaktinde kilamayanin kaza etmesi gerekince, özürsüz olarak, tembellik yüzünden kilmayana öncelikle kaza gerekir. Namazi vaktinde kilamadigindan dolayi da Allah'a ayrica tevbe ve istigfar etmesi gereklidir. Cenab-i Hak, kendisine ortak kosmanin disinda kalan günahlari affedebilir. Namazi da içine alabilen bu affin kapsamiyla ilgili çesitli nasslar vardir. ,

Kur'an-i Kerim'de söyle buyurulur:

"Süphesiz Allah, kendisine ortak kosulmasini affetmez. Bunun disinda diledigi kimseyi affeder" (en-Nisâ, 4/48).

Ubâde b. es-Sâmit'in naklettigi bir hadiste söyle buyurulur: Kullarina farz kildigi bes vakit namazi, küçümsemeden hakkini vererek, eksiksiz olarak kilan kimseyi, Allah Teâlâ cennetine sokmaya söz vermistir. Fakat bu namazlari yerine getirmeyenler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bagislar" (Ebû Dâvûd, Vitr, 2; Nesâî, Salât, 6; Dârimî, Salât, 208; Mâlik, Muvatta', Salâtül-Leyl, 14). Ebû Hureyre (r.a)'in naklettigi bir hadiste de söyle buyurulur: "Kiyamet gününde kulun ilk hesaba çekilecegi sey farz namazdir. Eger bu namazi tam olarak yerine getirmisse ne güzel. Aksi halde söyle denilir: Bakin bakalim, bunun nafile namazi var midir?" Eger nafile namazlari varsa, farzlarin eksigi bu nafilelerle tamamlanir. Sonra diger farzlar için de ayni seyler yapilir” (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvûd, Salât, 145; Nesaî, Salât, 9, Tahrîm, 2; Ibn Mâce, Ikame, 202).

Bu duruma göre, farz namazlarin eksisini sünnet ve diger nafile namazlar tamamlamaktadir. Farz, vacib veya sünnet ayirimi yapilmaksizin ibadetlerin yerine getirilmesi müminin gayesi olmalidir. Çünkü bu, dünyevî huzur ve mânevî mutluluk kaynagi olmasi yaninda, ahiret için de en büyük hazirliktir.

Namaz Vakitleri: Farz namazlar ile bunlarin sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazlari için vakit sarttir. Farz namazlar; sabah, ögle, ikindi, aksam ve yatsi namazlarindan ibarettir. Cuma namazi da ögle namazi yerine geçer. Namazin yükümlüye gerekli olmasi ve kilindiginda da geçerli sayilmasi kendisine bagli olan "namaz vakitleri"ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmistir:

1) Sabah Namazinin Vakti:

Ikinci fecrin dogmasindan günesin dogmasina kadar olan süre, sabah namazinin vaktidir. Ikinci fecir; sabaha karsi dogu ufkunda yayilmaya baslayan bir aydinliktan ibarettir. Bununla sabah vakti girmis, yatsi namazinin vakti çikmis ve oruç tutacaklar için bu ibadet baslamis olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadik" denir. Bunun karsiti, birinci fecirdir. Bu, dogu ufkunun ortasinda yükseklere dogru, iki tarafi karanlik ve uzunlamasina bir hat seklinde yayilan bir beyazliktir. Bu beyazlik kisa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlik izler. Bundan sonra ikinci fecir dogar. Bu birinci fecre, sabahin gerçekten girdigini göstermemesi ve yalanci bir aydinlik olmasi yüzünden "fecr-i kâzib" adi verilmistir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsi namazi çikmis ve ne de sabah namazi vakti girmis olmaz. Oruç tutacaklarin bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.

Zira Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: Fecir (safak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kilan ve kendisinde namaz kilmayi helal kilan fecirdir. Ikincisi ise, sabah namazini kilmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir" (es-San'ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baski, t.y., I,115). "Sabah namazinin vakti ikinci fecrin dogmasindan, günesin dogusuna kadardir" (Buhârî, Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel, II, 210, 213, 223).

2) Ögle Namazinin Vakti:

 Ögle vakti, günesin gökyüzünde çiktigi en yüksek noktadan batiya dogru meyletmesiyle baslar ve her seyin gölgesinin bir misli uzamasina kadar devam eder. Cisimlerin, günes tam tepe noktada iken yere düsen gölgesi (fey-i zeval), bunun disindadir. Öglenin bu vaktine "asr-i evvel" denir. Bu, Ebû Yusuf, Imam Muhammed, Sâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüsüdür. Ebû Hanîfe'ye göre ise, öglenin vakti, fey-i zeval disinda, cisimlerin gölgesi, iki misli uzayincaya kadar devam eder. Bununla ögle namazi vakti çikmis, ikindi vakti girmis olur. Buna "asr-i sânî" denir.

Hac farizasini yerine getirmek için dünyanin her tarafindan Mekke ye gelen müslümanlar, namazlarini Harem-i Serifte kilmaya özen gösterirler.

Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip olduklari gölge, uzunlugu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.

Çogunluk fakihlerin delili su hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'e namaz vakitlerini ögretirken, ikinci gün her seyin gölgesi bir misli oldugu zaman ögle namazini kildirmistir (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta', Salât, 9).

Ebû Hanîfe'nin delili ise, Hz. Peygamber'in su hadisidir: "Ögle namazini hava serinledigi zaman kiliniz. Çünkü ögle vaktindeki sicakligin siddeti, cehennemin sicakligini andirir" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sicagin en siddetli oldugu zaman, her seyin gölgesinin bir misli oldugu zamandir. Bu yüzden ögleyi yazin serine birakmak (ibrâd) müstehap sayilmistir (el-Mevsilî, el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).

Cuma namazinin vakti de, tam ögle namazinin vakti gibidir.

3) Ikindi Namazinin Vakti:

Ikindi vakti, ögle vaktinin çiktigi andan itibaren baslar ve günesin batmasi ile son bulur. Ikindi vakti; çogunluk müctehidlere göre, her seyin gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe'ye göre ise, iki misli oldugu andan itibaren baslar ve ittifakla günesin battigi zamana kadar devam eder. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: "Günes batmadan önce, ikindi namazindan bir rekata yetisen kimse, ikindi namazina yetismistir" (Malik, Muvatta', Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II, 236, 254).

Çogunluk müctehidlere göre, ikindi namazini günesin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustur: "Bu vakitte kilinan namaz münafiklarin namazidir. Münafik oturup günesi bekler. Günes seytanin iki boynuzu arasina girdigi (batmaya yüz tuttugu) zaman, çabuk olarak ikindiyi dört rekat kilar, Allah'i çok az anar" (Mâlik, Muvatta', Kurân, 46).

Islâm âlimlerinin büyük çogunluguna göre Kur'an-i Kerim'de sözü edilen "orta namaz", ikindi namazidir. Delil, Hz. Âise (r.anhâ)'nin naklettigi su hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin" (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazidir" buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtasaru Tefsirî Ibn Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazina "orta namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazin arasinda bulunmasi yüzündendir.

4) Aksam Namazinin Vakti:

 Aksam namazinin vakti, günes yuvarlaginin tam olarak batmasiyla baslar ve safagin kaybolmasi ile sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, safak, aksamleyin bati ufkundaki kizartidan sonra meydana gelen beyazliktir. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler disindaki diger üç mezhep ile Ebû Hanîfe'den baska bir rivayete göre ise safak, ufukta meydana gelen kizilliktan ibarettir. Bu kizillik gidince, aksam namazinin vakti çikmis olur. Delil, Ibn Ömer'in; "Safak, ufuktaki kirmiziliktir" (es-San'ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya esas olan görüs Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'in görüsüdür.

5) Yatsi Namazinin Vakti:

Yatsinin vakti, kirmizi safagin kayboldugu andan itibaren baslar ve ikinci fecrin dogmasina kadar devam eder. Ikinci fecir dogunca yatsinin vakti çikmis olur. Delil, Ibn Ömer (r.a)'den rivayet edilen su hadistir: "Safak kirmiziliktir. Safak kaybolunca namaz kilmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Baska bir delil, Ebû Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diger namazin vakti gelinceye kadar namazi kilmayandadir" (Müslim, Mesâcid, 311).

Yatsi namazini gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptir. Gecenin yarisina kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadikça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazi kaçirmaktan korkulur.

Vitir namazinin vaktinin baslangici, yatsi namazindan sonradir. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin dogmasindan biraz önceye kadardir.

Vitir namazini, uyanacagindan emin olmayan kimse için uyumadan önce kilmak, uyanacagindan emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.

Teravih namazinin vakti, tercih edilen görüse göre, yatsi namazindan sonradir, sabah namazinin vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazindan önce de, sonra da kilinabilir. Ancak yatsi namazi kilinmadan önce teravih namazi kilinsa, iadesi gerekir. Bayram namazlarinin vakti, günes dogup, kerahet vakti çiktiktan sonra baslar, günesin gökyüzünde en yüksek noktaya çikisina (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayrami namazi, bir özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanindan önce kilinamazsa, ikinci gün istivâ zamanina kadar kilinir, artik özür bulunmasa da üçüncü gün kilinamaz. Kurban bayrami namazi ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kilinamazsa ikinci gün kilinir. Ikinci gün de bir özür sebebiyle kilinamazsa üçüncü gün istivâ zamanina kadar kilinir. Bu namazlari bir özür bulunmaksizin böyle ikinci veya üçüncü güne birakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazlari, istivâ zamanindan veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kilinamaz. Kazalari da caiz degildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; es-Sîrâzî, el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Mugnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 506 vd.).

6) Kutuplarda Namaz Vakitleri:

Bu konuda iki görüs vardir. a. Vakit, namazin bir sarti oldugu gibi, farz olmasinin da sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir veya ikisi gerçeklesmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkina farz olmamis olur.

Meselâ, bazi yerlerde, yilin bir mevsiminde daha aksam namazinin vakti çikmadan sabahin ikinci fecri dogarak sabah namazinin vakti girmektedir. Artik bu gibi yerlerde yatsi namazi düsmüs olur. Bu konuda, abdest organlarindan bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organlari yikama yükümlülügünün düsmesine kiyas yapilarak namazin da düsecegine fetva verilmistir.

b. Arastirmaci bazi fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar da bes vakit namazla yükümlüdürler. Bulunduklari yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti gerçeklesmezse, o namazi kaza olarak kilarlar veya o beldeye en yakin olup, bes vakit namazlarin vakitleri tam olarak gerçeklesen beldenin vakitlerine göre, takdir ederek namazlari edaya çalisirlar. Her ne kadar vakit, namazin bir sarti ve bir sebebi ise de, namazin asil sebebi Allah'in emri olusudur. Bu yüzden bütün müslümanlar, bu bes vakit namazi kilmakla yükümlüdürler.

Imam Sâfiî'nin görüsü de bu sekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.

Günesin uzun süre dogmadigi veya batmadigi kutup bölgeleri ve yakinlarinda da yukaridaki esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yasayan müslümanlarin, oruç ve zekâtlari konusunda da bu sekilde bir takdir uygun düser (Iki namazi bir vakitte kilmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" mad.).

Namaz Çesitleri: Namaz dört kisma ayrilir.

1. Farz-i ayn olan namazlar. Bes vakit namaz ve cuma namazi gibi. Bunlarin her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.

2. Farz-i kifâye olan namaz. Cenâze namazi gibi. Bu, topluluk tarafindan yapilmasi istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kismi bunu yerine getirince, digerlerinden sorumluluk kalkar. Eger bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda cihad, iyiligi emir kötülügü yasak etme, müslümanlar arasinda bir halife seçme de bu çesit farzlardandir (Sâfiî, er-Risâle, Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fikh, Terc. Abdulkadir Sener, Ankara 1986, s. 37-39).

3. Vacib olan namazlar. Vitir namazi, bayram namazlari gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet bakimindan zannî olan delile dayali emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsedigi bir prensiptir. Diger mezheplerde farz ile vacib ayni anlamda kullanilir. Onlara göre bir sey farz degilse sünnettir. Vacibin islenmesine sevap, terkine azap vardir. Ancak vacibi inkâr eden dinden çikmaz.

4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kilinan namazlara nâfile denir. Cenâb-i Hakk'in rizasini kazanmak, amaciyla kendiliginden kilindigi için bunlara "tatavvu"da denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her nafile sünnet degildir. Peygamberimizin kildigi nâfile namazlar sünnettir.

Namazlarin Rekâtlari:

Namazlarin rekatlarini su sekilde siralayabiliriz: Sabah namazinin iki rek'at sünneti, iki rek'at da farzi vardir. Ögle namazinin dört rek'at ilk sünneti, dört rek'at farzi, iki rek'at da son sünneti vardir. Ikindi namazinin dört rek'at sünneti, dört rek'at da farz vardir. Aksam namazinin üç rek'at farzi, iki rek'at da sünneti vardir.

Yatsi namazinin dört rekat ilk sünneti, iki rekat farzi, dört derakt son sünneti, iki rekat da vaktin sünneti adiyla baska bir sünnet vardir.

Vitir namazi üç rekattir. Bayram namazlari ise ikiser rekattan ibarettir. Teravih namazi yirmi rekattir. Diger nafile namazlar da en az ikiser rekat olur.

Namazin sartlari:

Namazin geçerli olmasi için bazi sartlarin ve rükünlerin bulunmasi gereklidir. Sart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak sart; varligi kendisinin varligina bagli bulunan, fakat onun gerçek varligindan ve mâhiyetinden ayri olan seydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir seyin varligi kendisine bagli bulunan ve o seyin esas unsur ve parçalarini teskil eden esaslardir. Ser'i hüküm olarak sart ve rükne farz vasfi verilir. Bunlarin her ikisi de farzdir. Bu yüzden bazi fakihler bu konuya "namazin farzlari” basligini koymuslardir. Bir de namazin farz olmasinin sartlari vardir. Bunlar müslüman olmak, bülug çagina ulasmak ve akilli olmak üzere üç tanedir (Sürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; es-Sirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; Ibn Kudâme, el-Mugni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fikhuul-Islâmî ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 563 vd)

Namazin farzlari on ikidir. Bunlardan altisi daha namaza baslamadan bulunmasi gereken farzlar olup sunlardir:

1) Hadesten temizlenme

2) Necasetten temizlenme,

3) Avret yerini örtmek,

4) Kibleye yönelmek,

5) Vakit,

6) Niyet. Bunlara, "namazin sartlari" denir.

Diger altisi da namaza basladiktan sonra bulunmasi gereken farzlar olup sunlardir:

1) Iftitah tekbiri,

2) Kiyam,

3) Kiraat,

4) Rükû,

5) Sücûd,

6) Son oturusta "et-Tehiyyâtü"yü okuyacak kadar bir süre oturmak.

Bunlara da "namazin rükünleri" denir. Bunlardan baska ta'dîl-i erkân ve namazdan kendi istegi ile çikmak gibi baska rükünler de vardir. Ileride bunlari açiklayacagiz.

Burada, önce namazin sartlari üzerinde duracagiz:

1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayiz veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli" denir. Abdestsizlik küçük hades, digerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yikanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ söyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktiginiz zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yikayin. Basinizin bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarinizi da (yikayin) Eger cünüp iseniz iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).

Hz. Peygamber de söyle buyurmustur: Abdest bozan kimse, abdest almadikça Allah Teâlâ sizden birinizin namazini kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazi kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû', 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).

Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut sükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmis olmak sarttir. Abdestsiz kilinacak bir namaz sahih olmaz.

Namaz kilarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmus olur. Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: "Sizden birisi, namazda yellendigi zaman, namazdan ayrilip abdest alsin ve namazini iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Raciâ, 12).

Hadesten temizlenme, namazin diger sartlari gibi sihhat sartlarindandir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).

2) Necasetten Temizlenme:

Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kilinacak yerde bulunan pisligi temizlemek gerekir. Bu temizlik namazin geçerli olmasi için ön sarttir. Elbisede ve namaz kilinan yerde, ayak, el ve dizler ile saglam görüse göre alnin konulacagi yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan diskisi gibi kati yahut avuç içinden daha genis alana yayilan insan sidigi veya sarap gibi sivi pisligin bulunmasi namazin sihhatine engel teskil eder. Eti yenen hayvanlarin veya atlarin sidigi ve diskisi ise bulastigi bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktari namaza engel olmaz, affedilmis sayilir. Bundan fazlasini ise, temizlemeye güç yetince namazin sihhatine engel olur.

Allah Teâlâ; "Elbiseni temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmustur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisligin su ile temizlemek oldugunu söylemistir. Hz. Peygamber Fâtima binti Ebî Hubeys (r.anhâ)'nin özür kaninin (istihâza) hükmünü sormasi üzerine su cevabi vermistir: "Bu, kanama yapan bir damardir. Ay basi degildir. Âdet zamanin geldiginde, namazi birak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanini yika, guslet ve namaz kil" (Buhârî, Vüdû', 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin isedigi yere kova ile su dökün " (Buhâri, Vüdû', 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmustur. Yukaridaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kilinacak yeri temizlemenin farz olduguna delâlet eder.

3) Avret Yerini Örtmek:

Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düsmanin sizmasindan korkulan zayif mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadin gibi anlamlara gelir. Ser'î bir terim olarak; bakilmasi haram olup, örtülmesi fari bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre, insanlarin huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdir. Saglam olan görüse göre, tenhada örtmek de farzdir. Bir kimse karanlik bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulundugu halde çiplak olarak namaz kilsa, bu namaz sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).

Yikanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar disinda, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz disinda avret yerlerinin örtülmesi farzdir. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ söyle buyurur: Ey Âdemogullari! Her mescide gelisinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A'râf, 7/31). Ibn Abbas (r.a)'a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.

Hz. Peygamber söyle buyurur:

"Allah Teâlâ büluga ermis kadinin namazini basörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadin bülug çagina ulasinca, onun su ve su uzuvlarindan baskasinin görünmesi helâl ve caiz olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü isaret etmisti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).

Erkeklerin avret yeri sayilan uzuvlari; göbekleri altindan dizleri altina kadar olan kisimdir. Saglam görüse göre diz kapagi da uyluktan olup avret yeri sayilir. Delil, Hz. Peygamber'in su hadisidir: "Erkegin avret yeri, göbegi ile diz kapagi arasidir", "Göbeginden asagisi diz kapaklarini geçinceye kadar olan kisimdir" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Baska bir delil de Darekutnî'den rivayet edilen, Diz kapagi avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamindaki zayif hadistir.

Hür kadinlarin yüzleriyle ellerinden baska, sarkan saçlari dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadikça namaz disinda avret degildir. Ayaklari konusunda ise görüs ayriligi vardir. Daha saglam görülen görüse göre, ayaklari da avret degildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardir. Özellikle bunlari örtmek yoksullar için güçtür. Baska bir görüse göre, bir kadinin namazi, ayaginin dörtte biri nisbetinde açik bulunmasiyla bozulur, diger bir görüse göre ise, ayaklari namaza göre avret yeri sayilmazsa da namaz disinda avret yeri sayilir. Bu görüs ayriligindan kurtulmak için ayaklarin örtülmesi daha uygun görülmüstür. Saglam görüse göre, hür kadinlarin kollari ile kulaklari ve saliverilmis saçlari da avrettir.

Allah Teâlâ söyle buyurmustur:

"Kadinlar, kendiliginden görünen disinda, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takildigi yerlerdir. Kadinin kendiliginden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber söyle buyurmustur: "Kadin avrettir. Disari çiktigi zaman seytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ', 18). Diger yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)'ya bülug çagindan sonra el ile yüz ve avuçlarina isaret ederek, bu yerlerin disindaki kisimlarin örtülmesini bildirmistir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âise'den nakledilen; "Allah Teâlâ bülug çagina ulasan kadinin namazini basörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçlari örtünme kapsamina almaktadir.

Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayilan, bu iki yer disindaki uzuvlardan birinin tamami veya en az dörtte biri açik bulunur ve bu durum kasitsiz olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir seyin dörtte biri tamami hükmündedir.

Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüs sayilmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek sekilde bulunan, dolayisiyla derinin beyazligi veya kirmiziligi belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçeklesmemektedir. Eger elbise kalin olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmis olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçinmak mümkün degildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Mugnî, I, 599; Ibn Rüsd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).

4) Kibleye Yönelmek:

 Namazi kibleye dogru yönelerek kilmak sarttir. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanlarin kiblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen su ayet-i kerime ilk kible, Mekke'deki Ka'be-i Muazzama'ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafina çevir. Siz de oldugunuz yerde, yüzünüzü onun tarafina döndürünüz" (el-Bakara" 2/144). Kâbe, Mekke'deki bilinen binadan ibaret degildir. Ancak bu binanin yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafi ve topragin derinliklerine kadar alt tarafi kible yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanin yaninda veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafina yönelerek namazlarini kilabilirler. Cemaatle namazda imamin önüne geçmemek sartiyla, cemaat Kâbe'nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kilarlar.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke fethedildigi gün, Kâbe'ye bir kere girip içinde namaz kildigi nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)'e, Allah elçisinin Kâbe'ye girdigi zaman namaz kilip kilmadigini sormus, Bilâl su cevabi vermistir: "Evet Kâbe'ye girince sol taraftaki iki direk arasinda namaz kildiktan sonra çikti ve Kâbe'nin yönüne dogru iki rek'at namaz kildi" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).

Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanlarin tam Kâbe'ye yönelerek namaz kilmalari farz degildir, Kâbe tarafina yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; es-Sürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Mugnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); "Dogu ile bati orasi kibledir"' (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Siyâm, 43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmustur. Eger kiblede Kâbe'nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydi, bir mescidde uzun bir safin sadece Kâbe'nin hizasina rastlayan kisimdaki cemaatin namazlarinin sahih olmasi, digerlerinin ise sahih olmamasi gerekirdi

NAMAZ

Dua, hayirla dua; müslümanlarin yaptiklari, bazi hareketleri de kapsayan bir ibadet türü. Arapçasi "salât" olup, çogulu "salavât"tir.

Namaz, tekbir ile baslayip selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karsi tesbîh, ta'zîm ve sükrün ifadesidir.

Namaz, Kur'an'da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki seriatlerde bes vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardi. Namaz, hicretten bir buçuk yil kadar önce Mi'rac (Isrâ) gecesinde farz kilinmistir. Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre özet olarak söyle demistir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)'e Isrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kilindi. Sonra azaltildi ve bes vakte düsürüldü. Sonra söyle seslenildi: Ey Muhammed, süphesiz bizim nezdimizdeki söz bir degisiklige ugramaz. Senin için bu bes vakit namaz, elli vakit namazin karsiligidir" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on kati ecir verilecegi su ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on kati ecir vardir" (el Enam, 6/160; ayrica bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Bes vakit namaz farz kilinmadan önce, Hz. Peygamber'in ibadet tarzi Cenâb-i Hakk'in yaratiklarini düsünmek, Allah'in yüceligini tefekkür etmek seklinde idi. Sabah ve aksam ikiser rekat hâlinde namaz kildigi da nakledilir. Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardir. Kur'an-i Kerim'de Lokman aleyhisselâmin ogluna namazi emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim'in Hicaz'in güvenligi için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh'in, Tur daginda ilk vahiy sirasinda Hz. Mûsa'dan namaz kilmasini istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.

Islâmda namazin mesrûlugu Kitap, Sünnet ve Icmâ'ya dayanir.

Kur'an-i Kerim'in birçok yerinde; namazi kiliniz ve zekâti veriniz" buyurulur. "Bütün namazlari ve orta namazi muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Süphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmis olarak fon kilinmistir" (en-Nisa, 4/103).

"Oysa onlar, tevhid inancina yönelerek, dini yalniz Allah'a tahsis ederek O'na kulluk etmek, namazi kilmak ve zekati vermekle emr olunmuslardir. Iste dogru din budur" (el-Beyyine, 98/5). "Namazi kilin, zekâti verin ve Allah'a samimiyetle baglanin. O, sizin mevlânizdir. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardimcidir" (el-Hacc, 22/78).

Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmis çok sayida hadis vardir. Bu hadislerden bazilari sunlardir: "Ibn Ömer (r.a)'den rivayet edildigine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: "Islâm bes temel üzerine kurulmustur: Allah'tan baska bir ilâh bulunmadigina, Hz. Muhammed'in Allah'in elçisi olduguna sehadet etmek, namaz kilmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktir" (Buhârî, Iman,1, 2; Müslim, Imân, 19-22).

Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)'i Yemen'e gönderirken ona söyle buyurmustur: "Sen ehli kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onlari ilk önce Allah'a kulluk etmege çagir. Allah'i tanirlarsa, Allah'in onlara gecede ve gündüzde bes vakit namazi farz kildigini söyle. Namazi kilanlarsa; Allahin onlara, zenginlerinden alinip yoksullara verilmek üzere zekâti farz kildigini söyle. Itaat ederlerse, bunu onlardan al, insanlarin mallarinin en iyisini alma, mazlumun bedduasindan sakin. Çünkü onun duasiyla Allah arasinda perde yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Megâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).

Diger yandan Islâm ümmeti, bir gün ve gecede bes vakit namazin farz oldugu konusunda görüs birligi içindedir.

Namaz ergenlik çagina gelmis, akilli her müslümanin üzerine farzdir. Fakat yedi yasina gelmis olan çocuklar da namaz kilmakla emredilir. On yasina geldikleri halde namaz kilmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber söyle buyurmustur: "Çocuklariniza yedi yasinda namaz kilmalarini emredin, on yasina girince bundan dolayi dövün ve o yasta yataklarini ayirin" (Ebû Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).

Bir günle gece içinde farz olan namazlarin sayisi bestir. Yalnizcada, vitir veya bayram namazlari vacib hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen su hadis bes vakit farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar bestir " Bedevî; "Benim üzerimde bundan baska bir borç var midir?" diye sorunca, Allah'in Resulu söyle cevap vermistir:

"Hayir kendiliginden nafile olarak kilarsan bu müstesnadir". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparim" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurdu: "Eger dogru söylüyorsa bu adam kurtulmustur" (Buhârî, Imân, 34, Sehâdât, 26; Müslim, Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).

Namazi Terketmenin Hükmü

Namazin akilli, bülug çagina girmis, hayiz ve nifastan temizlenmis her müslümana farz oldugu konusunda görüs birligi vardir. Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet ve niyabet geçerli degildir. Namazin farz oldugunu inkâr eden dinden çikar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya umursamazlik sebebiyle namazi terkeden âsî ve fasik olur.

Namazi kilmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ söyle buyurur: "Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular söyle cevap verirler: "Biz namaz kilanlardan degildik” (el-Müddessir, 74/40-43). "Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazi terkettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu taskinliklarinin cezasini yakinda göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve salih amel isleyen bunun disindadir" (Meryem, 19/59, 60). "Vay o namaz kilanlarin haline ki, onlar kildiklari namazdan habersizdirler" (el-Mâûn, 107/4-5). Hz. Peygamber (s.a.s)'de söyle buyurmustur: Bilerek namazi terkeden kimseden Allah ve Resulunün zimmeti kalkar" (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461). Kim ikindi namazini terkederse ameli bosa gitmis olur" (Buhârî, Mevâkît,13, 34; Nesâî, Salât,15). Kim, önemsemeyerek üç cuma namazini terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur" (Nesâî, Cumâ, 2; Tirmizî, Cuma 7; Ibn Mâce, Ikâme, 93).

Hanefilere göre, tembellik yüzünden namazini terkeden kimse, namazi inkâr etmedigi sürece dinden çikmaz, ancak günahkâr, fasik olur. Kendisi bu konuda uyarilarak tevbeye , kötü örnek olmamasi için toplumdan tecrid edilir ve te'dib amaciyla dövülür. Ramazan orucunu terkeden kimse de bunun gibidir (Ibn Abidîn, Reddül-Muhtâr, Misir, t.y., I, 326; es-Sürünbülâlî, Merâkil-Felâh, Misir 1315, s. 60; ez-Zühaylî, el-Fikhul-Islâmî ve Edilletuh, Dimask 1985, I, 503).

Hanefiler disindaki mezhep imamlarina göre ise, namazini özürsüz olarak terkeden kimse, mürted'de oldugu gibi Islâm toplumuna karsi gelmis sayilir ve tövbe etmezse en agir sekilde cezalandirilir (Ibn Rüsd, Bidâyetül-Müctehid, Misir t.y., I, 87; es-Sirâzî, el-Muhezzeb, el-Nalebî tab'i, I, 51; Ibn Kudâme, el-Mugnî, 3. baski, Kahire t.y., II, 442-447; ez-Zühaylî, a.g.e., I.503, 504; Krs. et-Tevbe, 9/5; Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26).

Namazini unutarak, uyanamayarak veya tembellik yüzünden zamaninda kilamayan bunu kaza eder. Hadis-i serifte; Kim uyuyarak veya unutmak suretiyle namazini kilmamis olursa, hatirladiginda hemen kilsin " (Ebû Davûd, Salât,11; Ibn Mâce, Salât,10; Nesaî, Mevakît, 53) buyurulur. Fakihlerin büyük çogunluguna göre; uyumak veya unutmak gibi bir özür sebebiyle namazim vaktinde kilamayanin kaza etmesi gerekince, özürsüz olarak, tembellik yüzünden kilmayana öncelikle kaza gerekir. Namazi vaktinde kilamadigindan dolayi da Allah'a ayrica tevbe ve istigfar etmesi gereklidir. Cenab-i Hak, kendisine ortak kosmanin disinda kalan günahlari affedebilir. Namazi da içine alabilen bu affin kapsamiyla ilgili çesitli nasslar vardir. ,

Kur'an-i Kerim'de söyle buyurulur:

"Süphesiz Allah, kendisine ortak kosulmasini affetmez. Bunun disinda diledigi kimseyi affeder" (en-Nisâ, 4/48).

Ubâde b. es-Sâmit'in naklettigi bir hadiste söyle buyurulur: Kullarina farz kildigi bes vakit namazi, küçümsemeden hakkini vererek, eksiksiz olarak kilan kimseyi, Allah Teâlâ cennetine sokmaya söz vermistir. Fakat bu namazlari yerine getirmeyenler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bagislar" (Ebû Dâvûd, Vitr, 2; Nesâî, Salât, 6; Dârimî, Salât, 208; Mâlik, Muvatta', Salâtül-Leyl, 14). Ebû Hureyre (r.a)'in naklettigi bir hadiste de söyle buyurulur: "Kiyamet gününde kulun ilk hesaba çekilecegi sey farz namazdir. Eger bu namazi tam olarak yerine getirmisse ne güzel. Aksi halde söyle denilir: Bakin bakalim, bunun nafile namazi var midir?" Eger nafile namazlari varsa, farzlarin eksigi bu nafilelerle tamamlanir. Sonra diger farzlar için de ayni seyler yapilir” (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvûd, Salât, 145; Nesaî, Salât, 9, Tahrîm, 2; Ibn Mâce, Ikame, 202).

Bu duruma göre, farz namazlarin eksisini sünnet ve diger nafile namazlar tamamlamaktadir. Farz, vacib veya sünnet ayirimi yapilmaksizin ibadetlerin yerine getirilmesi müminin gayesi olmalidir. Çünkü bu, dünyevî huzur ve mânevî mutluluk kaynagi olmasi yaninda, ahiret için de en büyük hazirliktir.

Namaz Vakitleri: Farz namazlar ile bunlarin sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazlari için vakit sarttir. Farz namazlar; sabah, ögle, ikindi, aksam ve yatsi namazlarindan ibarettir. Cuma namazi da ögle namazi yerine geçer. Namazin yükümlüye gerekli olmasi ve kilindiginda da geçerli sayilmasi kendisine bagli olan "namaz vakitleri"ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmistir:

1) Sabah Namazinin Vakti:

Ikinci fecrin dogmasindan günesin dogmasina kadar olan süre, sabah namazinin vaktidir. Ikinci fecir; sabaha karsi dogu ufkunda yayilmaya baslayan bir aydinliktan ibarettir. Bununla sabah vakti girmis, yatsi namazinin vakti çikmis ve oruç tutacaklar için bu ibadet baslamis olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadik" denir. Bunun karsiti, birinci fecirdir. Bu, dogu ufkunun ortasinda yükseklere dogru, iki tarafi karanlik ve uzunlamasina bir hat seklinde yayilan bir beyazliktir. Bu beyazlik kisa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlik izler. Bundan sonra ikinci fecir dogar. Bu birinci fecre, sabahin gerçekten girdigini göstermemesi ve yalanci bir aydinlik olmasi yüzünden "fecr-i kâzib" adi verilmistir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsi namazi çikmis ve ne de sabah namazi vakti girmis olmaz. Oruç tutacaklarin bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.

Zira Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: Fecir (safak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kilan ve kendisinde namaz kilmayi helal kilan fecirdir. Ikincisi ise, sabah namazini kilmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir" (es-San'ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baski, t.y., I,115). "Sabah namazinin vakti ikinci fecrin dogmasindan, günesin dogusuna kadardir" (Buhârî, Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel, II, 210, 213, 223).

2) Ögle Namazinin Vakti:

 Ögle vakti, günesin gökyüzünde çiktigi en yüksek noktadan batiya dogru meyletmesiyle baslar ve her seyin gölgesinin bir misli uzamasina kadar devam eder. Cisimlerin, günes tam tepe noktada iken yere düsen gölgesi (fey-i zeval), bunun disindadir. Öglenin bu vaktine "asr-i evvel" denir. Bu, Ebû Yusuf, Imam Muhammed, Sâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüsüdür. Ebû Hanîfe'ye göre ise, öglenin vakti, fey-i zeval disinda, cisimlerin gölgesi, iki misli uzayincaya kadar devam eder. Bununla ögle namazi vakti çikmis, ikindi vakti girmis olur. Buna "asr-i sânî" denir.

Hac farizasini yerine getirmek için dünyanin her tarafindan Mekke ye gelen müslümanlar, namazlarini Harem-i Serifte kilmaya özen gösterirler.

Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip olduklari gölge, uzunlugu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.

Çogunluk fakihlerin delili su hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'e namaz vakitlerini ögretirken, ikinci gün her seyin gölgesi bir misli oldugu zaman ögle namazini kildirmistir (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta', Salât, 9).

Ebû Hanîfe'nin delili ise, Hz. Peygamber'in su hadisidir: "Ögle namazini hava serinledigi zaman kiliniz. Çünkü ögle vaktindeki sicakligin siddeti, cehennemin sicakligini andirir" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sicagin en siddetli oldugu zaman, her seyin gölgesinin bir misli oldugu zamandir. Bu yüzden ögleyi yazin serine birakmak (ibrâd) müstehap sayilmistir (el-Mevsilî, el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).

Cuma namazinin vakti de, tam ögle namazinin vakti gibidir.

3) Ikindi Namazinin Vakti:

Ikindi vakti, ögle vaktinin çiktigi andan itibaren baslar ve günesin batmasi ile son bulur. Ikindi vakti; çogunluk müctehidlere göre, her seyin gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe'ye göre ise, iki misli oldugu andan itibaren baslar ve ittifakla günesin battigi zamana kadar devam eder. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: "Günes batmadan önce, ikindi namazindan bir rekata yetisen kimse, ikindi namazina yetismistir" (Malik, Muvatta', Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II, 236, 254).

Çogunluk müctehidlere göre, ikindi namazini günesin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustur: "Bu vakitte kilinan namaz münafiklarin namazidir. Münafik oturup günesi bekler. Günes seytanin iki boynuzu arasina girdigi (batmaya yüz tuttugu) zaman, çabuk olarak ikindiyi dört rekat kilar, Allah'i çok az anar" (Mâlik, Muvatta', Kurân, 46).

Islâm âlimlerinin büyük çogunluguna göre Kur'an-i Kerim'de sözü edilen "orta namaz", ikindi namazidir. Delil, Hz. Âise (r.anhâ)'nin naklettigi su hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin" (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazidir" buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtasaru Tefsirî Ibn Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazina "orta namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazin arasinda bulunmasi yüzündendir.

4) Aksam Namazinin Vakti:

 Aksam namazinin vakti, günes yuvarlaginin tam olarak batmasiyla baslar ve safagin kaybolmasi ile sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, safak, aksamleyin bati ufkundaki kizartidan sonra meydana gelen beyazliktir. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler disindaki diger üç mezhep ile Ebû Hanîfe'den baska bir rivayete göre ise safak, ufukta meydana gelen kizilliktan ibarettir. Bu kizillik gidince, aksam namazinin vakti çikmis olur. Delil, Ibn Ömer'in; "Safak, ufuktaki kirmiziliktir" (es-San'ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya esas olan görüs Ebû Yusuf ve Imam Muhammed'in görüsüdür.

5) Yatsi Namazinin Vakti:

Yatsinin vakti, kirmizi safagin kayboldugu andan itibaren baslar ve ikinci fecrin dogmasina kadar devam eder. Ikinci fecir dogunca yatsinin vakti çikmis olur. Delil, Ibn Ömer (r.a)'den rivayet edilen su hadistir: "Safak kirmiziliktir. Safak kaybolunca namaz kilmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Baska bir delil, Ebû Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diger namazin vakti gelinceye kadar namazi kilmayandadir" (Müslim, Mesâcid, 311).

Yatsi namazini gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptir. Gecenin yarisina kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadikça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazi kaçirmaktan korkulur.

Vitir namazinin vaktinin baslangici, yatsi namazindan sonradir. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin dogmasindan biraz önceye kadardir.

Vitir namazini, uyanacagindan emin olmayan kimse için uyumadan önce kilmak, uyanacagindan emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.

Teravih namazinin vakti, tercih edilen görüse göre, yatsi namazindan sonradir, sabah namazinin vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazindan önce de, sonra da kilinabilir. Ancak yatsi namazi kilinmadan önce teravih namazi kilinsa, iadesi gerekir. Bayram namazlarinin vakti, günes dogup, kerahet vakti çiktiktan sonra baslar, günesin gökyüzünde en yüksek noktaya çikisina (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayrami namazi, bir özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanindan önce kilinamazsa, ikinci gün istivâ zamanina kadar kilinir, artik özür bulunmasa da üçüncü gün kilinamaz. Kurban bayrami namazi ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kilinamazsa ikinci gün kilinir. Ikinci gün de bir özür sebebiyle kilinamazsa üçüncü gün istivâ zamanina kadar kilinir. Bu namazlari bir özür bulunmaksizin böyle ikinci veya üçüncü güne birakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazlari, istivâ zamanindan veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kilinamaz. Kazalari da caiz degildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; es-Sîrâzî, el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Mugnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 506 vd.).

6) Kutuplarda Namaz Vakitleri:

Bu konuda iki görüs vardir. a. Vakit, namazin bir sarti oldugu gibi, farz olmasinin da sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir veya ikisi gerçeklesmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkina farz olmamis olur.

Meselâ, bazi yerlerde, yilin bir mevsiminde daha aksam namazinin vakti çikmadan sabahin ikinci fecri dogarak sabah namazinin vakti girmektedir. Artik bu gibi yerlerde yatsi namazi düsmüs olur. Bu konuda, abdest organlarindan bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organlari yikama yükümlülügünün düsmesine kiyas yapilarak namazin da düsecegine fetva verilmistir.

b. Arastirmaci bazi fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar da bes vakit namazla yükümlüdürler. Bulunduklari yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti gerçeklesmezse, o namazi kaza olarak kilarlar veya o beldeye en yakin olup, bes vakit namazlarin vakitleri tam olarak gerçeklesen beldenin vakitlerine göre, takdir ederek namazlari edaya çalisirlar. Her ne kadar vakit, namazin bir sarti ve bir sebebi ise de, namazin asil sebebi Allah'in emri olusudur. Bu yüzden bütün müslümanlar, bu bes vakit namazi kilmakla yükümlüdürler.

Imam Sâfiî'nin görüsü de bu sekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.

Günesin uzun süre dogmadigi veya batmadigi kutup bölgeleri ve yakinlarinda da yukaridaki esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yasayan müslümanlarin, oruç ve zekâtlari konusunda da bu sekilde bir takdir uygun düser (Iki namazi bir vakitte kilmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" mad.).

Namaz Çesitleri: Namaz dört kisma ayrilir.

1. Farz-i ayn olan namazlar. Bes vakit namaz ve cuma namazi gibi. Bunlarin her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.

2. Farz-i kifâye olan namaz. Cenâze namazi gibi. Bu, topluluk tarafindan yapilmasi istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kismi bunu yerine getirince, digerlerinden sorumluluk kalkar. Eger bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda cihad, iyiligi emir kötülügü yasak etme, müslümanlar arasinda bir halife seçme de bu çesit farzlardandir (Sâfiî, er-Risâle, Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fikh, Terc. Abdulkadir Sener, Ankara 1986, s. 37-39).

3. Vacib olan namazlar. Vitir namazi, bayram namazlari gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet bakimindan zannî olan delile dayali emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsedigi bir prensiptir. Diger mezheplerde farz ile vacib ayni anlamda kullanilir. Onlara göre bir sey farz degilse sünnettir. Vacibin islenmesine sevap, terkine azap vardir. Ancak vacibi inkâr eden dinden çikmaz.

4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kilinan namazlara nâfile denir. Cenâb-i Hakk'in rizasini kazanmak, amaciyla kendiliginden kilindigi için bunlara "tatavvu"da denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her nafile sünnet degildir. Peygamberimizin kildigi nâfile namazlar sünnettir.

Namazlarin Rekâtlari:

Namazlarin rekatlarini su sekilde siralayabiliriz: Sabah namazinin iki rek'at sünneti, iki rek'at da farzi vardir. Ögle namazinin dört rek'at ilk sünneti, dört rek'at farzi, iki rek'at da son sünneti vardir. Ikindi namazinin dört rek'at sünneti, dört rek'at da farz vardir. Aksam namazinin üç rek'at farzi, iki rek'at da sünneti vardir.

Yatsi namazinin dört rekat ilk sünneti, iki rekat farzi, dört derakt son sünneti, iki rekat da vaktin sünneti adiyla baska bir sünnet vardir.

Vitir namazi üç rekattir. Bayram namazlari ise ikiser rekattan ibarettir. Teravih namazi yirmi rekattir. Diger nafile namazlar da en az ikiser rekat olur.

Namazin sartlari:

Namazin geçerli olmasi için bazi sartlarin ve rükünlerin bulunmasi gereklidir. Sart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak sart; varligi kendisinin varligina bagli bulunan, fakat onun gerçek varligindan ve mâhiyetinden ayri olan seydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir seyin varligi kendisine bagli bulunan ve o seyin esas unsur ve parçalarini teskil eden esaslardir. Ser'i hüküm olarak sart ve rükne farz vasfi verilir. Bunlarin her ikisi de farzdir. Bu yüzden bazi fakihler bu konuya "namazin farzlari” basligini koymuslardir. Bir de namazin farz olmasinin sartlari vardir. Bunlar müslüman olmak, bülug çagina ulasmak ve akilli olmak üzere üç tanedir (Sürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; es-Sirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; Ibn Kudâme, el-Mugni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fikhuul-Islâmî ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 563 vd)

Namazin farzlari on ikidir. Bunlardan altisi daha namaza baslamadan bulunmasi gereken farzlar olup sunlardir:

1) Hadesten temizlenme

2) Necasetten temizlenme,

3) Avret yerini örtmek,

4) Kibleye yönelmek,

5) Vakit,

6) Niyet. Bunlara, "namazin sartlari" denir.

Diger altisi da namaza basladiktan sonra bulunmasi gereken farzlar olup sunlardir:

1) Iftitah tekbiri,

2) Kiyam,

3) Kiraat,

4) Rükû,

5) Sücûd,

6) Son oturusta "et-Tehiyyâtü"yü okuyacak kadar bir süre oturmak.

Bunlara da "namazin rükünleri" denir. Bunlardan baska ta'dîl-i erkân ve namazdan kendi istegi ile çikmak gibi baska rükünler de vardir. Ileride bunlari açiklayacagiz.

Burada, önce namazin sartlari üzerinde duracagiz:

1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayiz veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli" denir. Abdestsizlik küçük hades, digerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yikanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ söyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktiginiz zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yikayin. Basinizin bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarinizi da (yikayin) Eger cünüp iseniz iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).

Hz. Peygamber de söyle buyurmustur: Abdest bozan kimse, abdest almadikça Allah Teâlâ sizden birinizin namazini kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazi kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû', 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).

Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut sükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmis olmak sarttir. Abdestsiz kilinacak bir namaz sahih olmaz.

Namaz kilarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmus olur. Hz. Peygamber (s.a.s) söyle buyurmustur: "Sizden birisi, namazda yellendigi zaman, namazdan ayrilip abdest alsin ve namazini iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Raciâ, 12).

Hadesten temizlenme, namazin diger sartlari gibi sihhat sartlarindandir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).

2) Necasetten Temizlenme:

Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kilinacak yerde bulunan pisligi temizlemek gerekir. Bu temizlik namazin geçerli olmasi için ön sarttir. Elbisede ve namaz kilinan yerde, ayak, el ve dizler ile saglam görüse göre alnin konulacagi yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan diskisi gibi kati yahut avuç içinden daha genis alana yayilan insan sidigi veya sarap gibi sivi pisligin bulunmasi namazin sihhatine engel teskil eder. Eti yenen hayvanlarin veya atlarin sidigi ve diskisi ise bulastigi bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktari namaza engel olmaz, affedilmis sayilir. Bundan fazlasini ise, temizlemeye güç yetince namazin sihhatine engel olur.

Allah Teâlâ; "Elbiseni temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmustur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisligin su ile temizlemek oldugunu söylemistir. Hz. Peygamber Fâtima binti Ebî Hubeys (r.anhâ)'nin özür kaninin (istihâza) hükmünü sormasi üzerine su cevabi vermistir: "Bu, kanama yapan bir damardir. Ay basi degildir. Âdet zamanin geldiginde, namazi birak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanini yika, guslet ve namaz kil" (Buhârî, Vüdû', 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin isedigi yere kova ile su dökün " (Buhâri, Vüdû', 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmustur. Yukaridaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kilinacak yeri temizlemenin farz olduguna delâlet eder.

3) Avret Yerini Örtmek:

Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düsmanin sizmasindan korkulan zayif mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadin gibi anlamlara gelir. Ser'î bir terim olarak; bakilmasi haram olup, örtülmesi fari bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre, insanlarin huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdir. Saglam olan görüse göre, tenhada örtmek de farzdir. Bir kimse karanlik bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulundugu halde çiplak olarak namaz kilsa, bu namaz sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).

Yikanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar disinda, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz disinda avret yerlerinin örtülmesi farzdir. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ söyle buyurur: Ey Âdemogullari! Her mescide gelisinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A'râf, 7/31). Ibn Abbas (r.a)'a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.

Hz. Peygamber söyle buyurur:

"Allah Teâlâ büluga ermis kadinin namazini basörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadin bülug çagina ulasinca, onun su ve su uzuvlarindan baskasinin görünmesi helâl ve caiz olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü isaret etmisti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).

Erkeklerin avret yeri sayilan uzuvlari; göbekleri altindan dizleri altina kadar olan kisimdir. Saglam görüse göre diz kapagi da uyluktan olup avret yeri sayilir. Delil, Hz. Peygamber'in su hadisidir: "Erkegin avret yeri, göbegi ile diz kapagi arasidir", "Göbeginden asagisi diz kapaklarini geçinceye kadar olan kisimdir" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Baska bir delil de Darekutnî'den rivayet edilen, Diz kapagi avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamindaki zayif hadistir.

Hür kadinlarin yüzleriyle ellerinden baska, sarkan saçlari dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadikça namaz disinda avret degildir. Ayaklari konusunda ise görüs ayriligi vardir. Daha saglam görülen görüse göre, ayaklari da avret degildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardir. Özellikle bunlari örtmek yoksullar için güçtür. Baska bir görüse göre, bir kadinin namazi, ayaginin dörtte biri nisbetinde açik bulunmasiyla bozulur, diger bir görüse göre ise, ayaklari namaza göre avret yeri sayilmazsa da namaz disinda avret yeri sayilir. Bu görüs ayriligindan kurtulmak için ayaklarin örtülmesi daha uygun görülmüstür. Saglam görüse göre, hür kadinlarin kollari ile kulaklari ve saliverilmis saçlari da avrettir.

Allah Teâlâ söyle buyurmustur:

"Kadinlar, kendiliginden görünen disinda, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takildigi yerlerdir. Kadinin kendiliginden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber söyle buyurmustur: "Kadin avrettir. Disari çiktigi zaman seytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ', 18). Diger yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)'ya bülug çagindan sonra el ile yüz ve avuçlarina isaret ederek, bu yerlerin disindaki kisimlarin örtülmesini bildirmistir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âise'den nakledilen; "Allah Teâlâ bülug çagina ulasan kadinin namazini basörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçlari örtünme kapsamina almaktadir.

Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayilan, bu iki yer disindaki uzuvlardan birinin tamami veya en az dörtte biri açik bulunur ve bu durum kasitsiz olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir seyin dörtte biri tamami hükmündedir.

Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüs sayilmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek sekilde bulunan, dolayisiyla derinin beyazligi veya kirmiziligi belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçeklesmemektedir. Eger elbise kalin olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmis olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçinmak mümkün degildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Mugnî, I, 599; Ibn Rüsd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).

4) Kibleye Yönelmek:

 Namazi kibleye dogru yönelerek kilmak sarttir. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanlarin kiblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen su ayet-i kerime ilk kible, Mekke'deki Ka'be-i Muazzama'ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafina çevir. Siz de oldugunuz yerde, yüzünüzü onun tarafina döndürünüz" (el-Bakara" 2/144). Kâbe, Mekke'deki bilinen binadan ibaret degildir. Ancak bu binanin yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafi ve topragin derinliklerine kadar alt tarafi kible yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanin yaninda veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafina yönelerek namazlarini kilabilirler. Cemaatle namazda imamin önüne geçmemek sartiyla, cemaat Kâbe'nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kilarlar.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke fethedildigi gün, Kâbe'ye bir kere girip içinde namaz kildigi nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)'e, Allah elçisinin Kâbe'ye girdigi zaman namaz kilip kilmadigini sormus, Bilâl su cevabi vermistir: "Evet Kâbe'ye girince sol taraftaki iki direk arasinda namaz kildiktan sonra çikti ve Kâbe'nin yönüne dogru iki rek'at namaz kildi" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).

Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanlarin tam Kâbe'ye yönelerek namaz kilmalari farz degildir, Kâbe tarafina yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; es-Sürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Mugnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); "Dogu ile bati orasi kibledir"' (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Siyâm, 43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmustur. Eger kiblede Kâbe'nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydi, bir mescidde uzun bir safin sadece Kâbe'nin hizasina rastlayan kisimdaki cemaatin namazlarinin sahih olmasi, digerlerinin ise sahih olmamasi gerekirdi

KELIME-I SEHÂDET

Islâm'a girisin temel sarti olan cümle. Bu Arapça cümle, "Eshedü en la ilahe illallah ve eshedü enne Muhammeden abduhü ve rasûluh"tur. Sehadet cümlesi tevhidi ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberligini ifade eden iki bölümden olusur. Birinci bolümde Allah'tan baska ilah olmadigina, ikinci bölümde de Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah'in kulu ve rasulü olduguna taniklik edilir. Bu taniklik kesinlik kazanan bir bilgi ve inancin dille açiklanmasi anlamindadir.

Islâm, Allah'in birlenmesi (tevhid) ile Rasul'ün Allah'tan getirdiklerinden olusur. Diger tüm inanç esaslari, insan ve toplum hayatini düzenleyecek emir ve yasaklar, Allah'a ve Peygamber'inin O'ndan getirdiklerine inanmanin içindedir. Bu nedenle Kelime-i Sehadet Islâm'in en özlü bir ifadesidir ve bu cümlenin söylenmesi tüm Islâm'in topluca (mücmel olarak) kabulü anlamina gelir. Kisinin Allah'tan baska ilah bulunmadigini söylemesi, Kur'an'in tanimladigi tüm isim ve sifatlari ile Allah'in varligina iman ettigi; Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah'in kulu ve elçisi oldugunu söylemesi de onun Allah'tan getirdigi tüm emir ve yasaklara, tüm haberlere inandigi, bunlara itaatla yükümlü oldugunu kabul ettigi anlamina gelir. Ayni cümle içinde Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah'in "kulu" olarak tanimlanmasi da Rasul'ün sözgelimi Hristiyanlarin yaptiklari gibi yüceltilmemesi, tanrilastirilmamasi geregini ve bununla ilgili yükümlülügü belirtir.

Kelime-i Sehadet-i söyleyen kisi müslüman ve Islam toplumunun bir üyesi olur. Artik Islâm hukukunun müslümanlara tanidigi tüm haklara sahiptir. Eger müslümanlarla savas halindeki bir toplumun üyesi (harbi) ise dokunulmazlik kazanir. Öldürülemez, esir edilemez, mal varligina el konulamaz. Hiç kimse Kelime-i sehadet'i söylemeye zorlanamaz; zorlanan kisinin sehadeti geçerli sayilmaz. Buna karsilik kendiliginden sehadet getiren kisiden girdigini ilan ettigi Islâm'in tüm kural ve gereklerini ögrenmesi, yerine getirmesi beklenir.

ISLÂM'IN SARTLARI

Hz. Peygamber'in hadisinde belirtilen bes temel ibadet. Resulullah söyle buyurur: "Islâm, bes sey üzerine kurulmustur: Allah'tan baska ilâh olmadigina, Muhammed'in Allah'in kulu ve elçisi olduguna sehâdet etmek; namaz kilmak; zekât vermek, Kâ'be'yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak" (Buhârî, Imân, 1, 2; Müslîm, Imân, 19, 22; Tirmizi, Imân, 3; Nesâî, Imân, 13).

l) Allah'a ve elçisi Muhammed (s.a.s)'e imam açiga vurmak. Allah'a ve Hz. Muhammed'i içine alan bütün peygamberlere inanmak ayrica imanin sartlarindandir. Iman esaslari disa açiklanmaksizin kalbde gizli olarak kalabilirken, Islâm'in sartlari, kisinin toplum içinde Islâm'a mensup oldugunu gösteren ve açiga vurulari davranislaridir. Iman esaslarina inanan kimseye "mümin"; Islâm'in sartlarina uyan kimseye de "müslüman" denir. Ilk müslümanlar Mekke'de sayilari belirli bir miktara ulasinca gizliligi kaldirip, dinlerini açiga vurmuslardir.

2) Namaz sözlükte dua anlamindadir. Bir terim olarak, özel rükün ve sartlari bulunan bir ibadet seklidir. Mekke'de Hz. Muhammed'in Peygamberliginin on birinci yilinda bes vakit olarak farz kilinmistir. Bundan önce de namaz ibadeti vardi, fakat böyle düzenli ve vakitli degildi. Namaz; Kitap, Sünnet ve Icmâ ile sâbittir.

Kur'an-i Kerîm'in bir çok yerinde "Namazi kiliniz, zekâti veriniz" diye emredilmistir. Bir ayette de "Bütün namazlari ve orta namazi muhafaza ediniz"(el-Bakara, 2/238) buyurulur. Bu ayet, ortasi olan en az çogul sayisi bes oldugu için bes vakit namaza isaret etmektedir. Sabah ile ögle bir yanda, aksamla yatsi bir yanda kabul edilirse bunlarin ortasi ikindi namazi olur.

Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel'i Yemen'e Vâli olarak gönderirken ona söyle demistir: "Sen, kitap sahihi olan bir topluma gidiyorsun. Onlari önce Allah'a kulluk etmege davet et. Allah'i tanirlarsa Allah'in onlara gecede gündüzde bes vakit namazi farz kildigini söyle..." (Buhârî, Zekât, 41, 63, Megâzî, 60; Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, 1).

Namaz mü'mini günahlardan arindirir, ruhu temizleyip kemale ulastirir. Hz. Peygamber söyle buyurmustur: "Sizden birinizin kapisi önünden bir irmak geçse, günde bes defa o irmakta yikansa bedeninde kir kalir mi ? Kalmaz. Iste su nasil kiri giderirse, namaz da günahlari öyle giderir" (Ibn Mâce, Ikâme, 193; Ahmed b. Hanbel, I, 72; Müslim, Mesâcid, 51).

Bir kimseye namazin farz olmasi için, müslüman, akilli ve ergin olmasi, ayrica kadinlarin hayiz veya nifas (lohusalik) hallerinde bulunmamalari gerekir (genis bilgi için bk. "Namaz" mad.).

3) Oruç, sözlükte; is yapmaktan, söz söylemekten geri durmak demektir. Bir terim olarak ise, tan yeri agarmasindan günesin batmasina kadar yeme, içme ve cinsî münasebet gibi seylerden kaçinmaktir. Oruç tutmaya imsâk; oruç açmaya ise iftâr denir.

Orucun farz olusu, Kitap, Sünnet ve Icmâ delilleri ile sabittir. Kur'an'da; "Ey iman edenler, sizden önceki ümmetlere farz kilindigi gibi, size de oruç farz kilindi. Umulur ki sakinirsiniz" (el-Bakara, 2/184) buyurulur. Akilli ve ergin her müslümana oruç farzdir. Ancak hayiz ve nifas halindeki kadinlarla hastalar orucu daha sonra kaza ederler. Yolcular da orucu kazaya birakabilir.

Ramazan orucunun edasi da kazasi da farz oldugu gibi; zihâr, adam öldürme ve yemin gibi keffaret oruçlari da farzdir. Baslanip bozulmus olan nafile orucun kazasi, nezredilen itikâf orucu vacibtir. Asûra orucu, yani muharremin dokuz on ve onbirinci günleri oruç tutmak sünnettir. Her ayin üç gününde oruç tutmak mendup oldugu gibi, Zilhiccenin dokuzuncu günü ile pazartesi ve persembe günleri ve Sevvâl ayinda alti gün oruç tutmak da menduptur. Bunlarin disinda kerâhet olmayan günlerde oruç tutmak nafiledir. Ramazan bayraminin birinci günü ile Kurban bayraminin dört gününde oruç tutmak, Allah'in verdigi ziyafetten yüz çevirmek anlamina geldiginden tahrîmen (harama yakin) mekruhtur (bk. "Oruç" mad.).

4) Zekât. Sözlükte, temizleme, büyüme ve artma anlamina gelir. Bir terim olarak ise; belirli bir mali, zekât alabilecek bir kimseye temlik etmek (vermek)tir.

Zekât belirli miktar olarak Hicretin ikinci yilinda farz kilinmistir. Farz olusu, kitap, Sünnet ve icmâ ile sâbittir. Kur'an-i Kerîm'de "Zekâti veriniz" (el-Bakara, 2/43); "Onlarin mallarinda dilencinin ve yoksulun bir payi vardir" (el-Meâric, 25) buyurulur. Bu konuda pek çok hadis oldugu gibi, ümmet zekâtin farz olusunda görüs birligi içindedir. Bir kimsenin zekâtla yükümlü olmasi için, müslüman, akilli, ergin olmasi borcundan ve temel ihtiyaçlarindan baska, alisverisle veya dogurmakla artmaya müsait, nisap miktari yillanmis mala sahip bulunmasi gerekir.

Çocuklara, akil hastasina ve bunaga zekât gerekmez. Ancak Hanefîler disindaki diger Islâm hukukçularina göre bunlara da zekât gerekir. Bunlarin zekâtini, velileri, kendi mallarindan alip verirler.

Nisap, zekâtin farz olmasi için serîatin tanidigi mal miktaridir. Bu, altinda 96, gümüste ise 560 gramdir. Nakit para ve ticaret mallarinda nisap, bu ikisinden yoksulun yararina olacak olan birisiyle ölçülür. Altin, gümüs, nakit para ve ticaret mallari kirkta bir zekâta tabidir.

Ateste eriyen madenlerin zekâti beste birdir. Bunlardan alman zekât; "Biliniz ki aldiginiz herhangi bir ganimetin beste biri mutlaka Allah'a, Resulu'ne, hisimlara, yetimlere, yoksullara, yolculara aittir..." (el-Enfâl, 8/41) ayetinde sayilari yerlere verilir. Beste biri çiktiktan sonra geri kalan beste dördü bulana aittir. Zift. petrol gibi sivi madenlerin kendilerine degil, gelirlerine zekât düser. Kireç, alçi, yakut ve elmas gibi erimeyen madenlere zekât gerekmez. (Buhâri, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvûd, Zekât, 5, 12; Tirmizî, Zekât, 14; Nesâî, Zekât, 25).

Ekin ve meyvelerin zekâti "Hasat zamani onun hakkini verin" (el-En'âm, 8/141) ayeti ve Hz. Peygamber'in;"Gökyüzünün suladigi seylerde onda bir (ösür); kova ve dolapla sulanan seylerde ise yirmide bir zekât vardir" hadisi ile farz kilinmistir. Ancak bu yükümlülük için arazinin ösür arazisi nev'inden olmasi gerekir.

Deve, sigir, manda, koyun ve keçiye de Islâm'in belirledigi ölçülere göre zekât gerekir (bk. "Zekat" mad.).

5) Hac. Sözlükte; saygi gösterilen yere gitmek, bir terim olarak ise; hac mevsiminde, ihramli olarak Ka'be'yi Muazzama'yi ziyaret etmek, Arafat'ta durmak ve diger hac ibadetlerini yapmak demektir.

Hac ibadetinin farz olusu da Kitap, Sünnet ve icmâ delilleriyle sabittir. Ayette söyle buyurulur: "Yoluna gücü yeten herkesin, o Ev'i hac etmesi, insanlar üzerinde Allah'in bir hakkidir" (Âlu Imrân, 97). Allah elçisi "Hac sirasinda yapilacak ibadetlerinizi benden aliniz" (Ahmed b. Hanbel, 111, 318, 366) buyurarak söz ve fiilleriyle haccin yapilis seklini göstermistir.

Hac münâsebetiyle dünyanin her yerinden Hicaz'da bir araya gelen müslümanlar, dilleri, renkleri örf ve âdetleri ayri bile olsa, ayni inanç ve ideal etrafinda kaynasirlar; birbirini incitmeden, hayvanlara, hatta bitkilere bile zarar vermeden en yüce duygular içinde ibadetlerini yaparlar. Herkes elbiselerini çikarip iki parça havlu ile ihrama girer; böylece zenginlik, yoksulluk, soy sop kalkar, tam bir esitlik meydana gelir. Bu ibadeti samimiyetle yapip dönen müslüman anasindan yeni dogmus gibi günahlarindan arinir. Allah Resulu söyle buyurmustur: "Haccedip de cinsi münasebet ve buna yol açan seyleri yapmayan, fisk-u fücur islemeyen kimse, anasindan yeni dogdugu gündeki gibi (günahlardan temizlenmis olarak) döner" (Buhâri, Muhsar, 9, 10; Nesâî, hac, 4; Ibn Mâce, Menâsik, 3; Ahmet b. Hanbel, II, 229, 410, 494).

Bir kimseye haccin farz olmasi için bu kimsenin müslüman, akilli, ergin, hür, yeterli vakte sahip, saglikli, gidisgelis süresi içinde yol masrafi ile kendisinin ve aile fertlerinin geçiminin temin edilmis olmasi gereklidir. Yapilacak haccin sahih olmasi için, ihramli olarak Arafat'ta vakfe ve Kâbe'yi tavaf etmek lâzimdir (bk. "Hac" mad.).

İSLAM

Islâm dîni, Allah'in, son peygamberi Hz. Muhammed (asm) vasitasiyla bütün insanlara gönderdigi en son ve en mükemmel dindir. Islâm'in gelmesiyle, diger dinlerin hükmü sona ermistir.

  Islâm dînini kabul eden kimseye Müslüman denir.
Islâm'in en son ve Allah katinda yegâne mûteber din oldugu, Kur'an-i Kerim'de su sekilde belirtilir: 

"Bugün sizin dîninizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nîmetimi (lütuflarimi) tamamladim ve size din olarak Islâm'i seçtim (yalniz Islâm'dan razi ve ondan hosnûd oldum)".(el-Mâide, 3).

 "Kim Islâm'dan baska bir din ararsa, ondan [seçtigi dîni] kabûl edilmiyecektir ve o, âhirette hüsrâna [büyük zarara] ugrayanlardan [olacak]tir. "Allah katinda yegâne [hak] din Islâmdir."
(Âl-i Imrân, 19).
Islâm'in Disindaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmistir? 

Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâm'i ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir.

 Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.

 Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebepleri sunlardir:

 1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekûn bütün insanliga seslenmektedir.Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.

 2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.

 Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan,bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir. 

3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler,bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile,bozulmadan durmaktadir. Netice olarak diyebiliriz ki: Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir. Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?

Islâm Dininin Özellikleri Nelerdir?

 Islâm dinini, sâir dinlerden ayiran belli basli özellikleri sunlardir:

 1 - Islâmiyet, her asra ve her insana hitab eder, getirdigi esaslar insanligin bütün ihtiyaçlarina cevab verir. Islâm'in bu cihansümûl özelligine Kur'an'da su sekilde isaret olunur:

 "Ey Muhammed!(sav) Biz seni BÜTÜN INSANLARA yalnizca müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik." (Sebe', 28).

 "Ey Muhammed!(sav) De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'in HEPINIZ IÇIN GÖNDERDIGI Peygamberiyim'." (el-A'raf, 158).

 2 - Islâmiyet kolayliklar dînidir. Islâm'da insanlara yapamayacaklari veya yaparken zorluk çekecekleri isler yüklenmemistir. Kur'ân-i Kerîm'de Islâm'in kolaylik prensipleri su sekilde ifade edilir: 

"Allah, insani ancak gücünün yetecegi isle mükellef tutar..."(el-Bakara, 285) 

"Rabbimiz, bize gücümüzün yetmiyecegi seyi tasitma..."(el-Bakara, 285). 

"Allah, sizin için kolaylik göstermek diler, zorluk çikarmak istemez..."(el-Bakara, 185).

 Kur'an'da Islâm'in kolayliklar dîni oldugu bu sekilde açiklanirken Peygamberimiz de,(sav) bu hususta hadîs-i seriflerinde su prensipleri vaz'etmislerdir: 

"Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azâb için, zorluk vermek için gönderilmedim... 

"Allah Teâlâ, beni sikinti ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi. Fakat Allah beni, muallim (ögretici, bildirici) ve kolaylastirici olarak gönderdi...

 "Dininizin en hayirlisi, en kolay olanidir. Muhakkak ki din bir kolayliktir...

 "Ben size neyi yasak ettiysem, ondan çekinin; size neyi emretti isem, ondan gücünüzün yettigi kadarini yapin.
Sizden evvelki ümmetleri ancak mes'elelerinin ve Peygamberlerine karsi ihtilâflarinin çoklugu helâk etmistir. 

"Amelden gücünüzün yettigi kadarini yapin.
Siz ibâdetten bezmedikçe, Allah da sevab vermekten bikmaz.

 "Kolaylastiriniz, zorlastirmayiniz, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz.

 Hz. Âise Validemiz, Resûlüllah Efendimizin bu hususla ilgili tatibkatini su sekilde beyan etmislerdir: 

"Resûlüllah (asm) iki sey arasinda diledigini tercihte serbest birakildi mi, günah olmadigi müddetçe muhakkak onlardan en kolayini alirdi.Eger is günahsa ondan halkin en uzak bulunani Resûlüllah olurdu.

 Bütün bu hadîs-i serifler, Islâm dîninin ne derece uygulanmasi kolay hükümler ihtiva ettigini göstermektedir. Cihansümûl ve kiyâmete kadar pâyidar olusunda,bu kolaylik anlayisinin büyük yeri vardir. Islamiyet insanlarin dis görünüsten ziyade insanin iç görünüsüne bakmistir. Islâmiyet, ruh ile madde, dünya ile âhiret arasinda tam bir denge kurmustur. 

Yahudîlik beden zevklerini ve maddî faydalari ön plânda tutar. Mensuplarini hirsla dünyaya baglanmaga sevkeder. 

Hiristiyanlik ve Hind dinleri ise, sadece ruhu gelistirmeye, vücuda eziyetler çektirerek nefsin arzûlarini zayiflatmaya, dünya hayatini boslamaya önem verirler.

 Buna karsilik Islâmiyet, ruh ile beden, dünya ile âhiret arasinda tam bir denge kurmus; ne bedene, ne de ruha izdirap çektirmeyi esas almistir.Ikisine de ayni ölçüde deger vermis; herbirinin ihtiyaçlarini ayri ayri karsilamayi kabul etmistir. 

Kur'ân-i Kerîm'de,"Allahim, bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver" âyeti, Islâm'daki dünya ve âhiret dengesini en iyi sekilde belirtmektedir. 

Islâm, ne dünyaya fazla deger vererek âhiretin,ne de âhirete agirlik vererek dünyanin terkedilmesine izin verir... 

Âhiretin dünyada kazanilacagini söyleyerek,"hiç ölmeyecekmis gibi dünya için, yarin ölecekmis gibi de âhiret için" çalisilmasini ister...

 Islâm'da ruhban sinifi yoktur. Herkes dinini gücü nisbetinde kendi ögrenmek zorundadir. Ibâdetleri ifa için, kul ile Yaratici arasinda aracilik yapacak, günahlari affettirecek imtiyazli bir seçkin sinifa yer yoktur. 

Islâm, bütün mânasiyle ahlâk ve fazîlet dîni oldugu gibi, en yüksek mertebede ilim ve hakikatin koruyucusudur. 

Islâm'in kolayliklar dini oldugunu gösteren, Asr-i Saâdet'te cereyan etmis pek çok vâkia vardir.

 Onlardan bazilarini burada zikredecegiz.

Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadir: 

"Nebî (sav) bir gün mescide girdi. Içeri girer girmez de gözüne mescidin iki diregi arasina çekilmis bir ip ilisti. 

- Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler:- Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kilarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler.

 Peygamber (sav): 

- Hayir, (Ibadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve nes'eli oldukça namazini ayakta kilsin. Yorulunca da hemen otursun. (... Ve namazini oturdugu halde tamamlasin.) buyurdu.

 Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den: 

Resûlüllah'a (sav) biri gelip: 

- Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kildirirken o kadar uzatiyor ki, nerdeyse namazi terketmeyi

 ister hale geliyorum," dedi. 

Peygamber (sav) derhal cemaata hitaben bir konusma yaptilar. Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmemistim. 

Buyurdular ki: 

- Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz? Her kim halka namaz kildirirsa hafif tutsun. Çünkü cemaatin içinde hasta, zayif, hâcet sahibi olanlar bulunabilir...

 Görüldügü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanlari dinden uzaklastiracak, sogutacak, nefret ettirecek davranislara kizdigi kadar baska hiçbir seye öfkelenmemistir.
Mü'minin vazifesi, Islâm'i insanlara daima güzel göstermek, onlari dine isindirip sevdirmek, kolaylastirmak, güçlestirmemektir. 

Utbe bin Âmir anlatmaktadir: 

"Kiz kardesim (Ümmü Hibban) Beytullah'i yaya olarak ziyaret etmeyi adamis, fakat sonradan buna güç yetiremiyecegini hissedince, mes'elenin Resûlüllah Efendimiz'den sorulmasini bana emretmisti.

 Ben Hazret-i Resûlüllah'a sordugumda, cevaben:

 - (Iptida) yaya yürüsün, (sonra) bineginin sirtina binip gitsin.. buyurdu... 

Hazret-i Enes'den (ra): 

"Nebiy-yi Ekrem (sav), iki oglunun arasinda, onlar tarafindan tasinarak yürütülen bir ihtiyar kimse gördü. 

'Bunun zoru nedir? Niye bir binege binmiyor?' diye sordu. 

Ogullari cevaben: 

- Yâ Resûlâllah. Babamiz yaya olarak Kâbe'ye gitmeyi nezretmistir. 

Bunun için böyle yürütüyoruz, dediler. 

Resûlüllah Efendimiz: 

- Süphesiz ki Allah, bu ihtiyarin nefsini azâblandirmakla yaptigi ibadetten müstagnidir, buyurdu ve ona,binegine binerek Kâbe'yi ziyarete gitmesini emretti."

 Abdullah bin Mes'ûd'dan: 

"Resûlüllah (sav), va'z hususunda, bize bikkinlik gelmesin diye halimize bakip ona göre gün ve saat kollardi." 

Câbir bin Abdillah anlatmaktadir: 
"Resûlüllah (sav)bir seferde idi. Derken üzeri gölgelendirilmis oldugu halde yaninda insanlar toplanmis bir adam gördü ve 'Onun nesi var' diye sordu. 'Oruçlu bir adam' dediler. 

Resûlüllah (sav) bunun üzerine:

 - Seferde oruç tutmak hâlis bir iyilik ve fazilet degildir. Allah'in sizin lehinize yapmis oldugu ruhsatlardan ayrilmayiniz," buyurdu. 

Asr-i Saâdet'te, adamin biri dagda buldugu suyu bol, topragi verimli issiz bir magarada kendi basina inzivaya çekilip,cemiyetin kötülüklerinden, fitne ve dedikodularindan kurtulmayi düsünür.

 Ancak kararini bir de Resûlüllah Efendimiz'e açmak, O'nun bu konudaki görüsünü almak ister.

 Huzura gelerek der ki:

 - Yâ Resûlâllah, ben bir magara buldum. Içinde suyu, önünde topragi var. Orada inzivaya çekilerek kendimi tamamen dünyevî seylerden tecrid etmeyi; uhrevî islere, ibadet ve taata vermeyi düsünüyorum. Bu hususta siz ne dersiniz?"

 Adamin cemiyet hayatini terkedip, ibadet için magarada inzivaya çekilme fikrine Allah Resûlü su ibretli cevabi verir: 

- Ben, Yahudilikle, Hristiyanlikla gönderilmedim. (Yani cemiyetten kaçma fikri onlara aittir.) Ben dosdogru olan Islâm'la gönderildim. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, magarada tek basina gündüz aksama kadar nafile ibadetlerle mesgul olmaktansa, cemiyet içinde sabah, yahut aksam, Allah için azicik yol yürümek, (Islâm'a hizmet için zahmet çekmek) dünyadan ve dünya içindeki herseyden kat kat hayirlidir.
  Ve sözlerine sunu da ilâve eder: 

- Cemaat içinde safta yer almaniz da, inzivadaki 60 sene ibadet ve namazdan hayirlidir...

 Cemiyeti terkederek inzivaya çekilmek isteyene, Allah Resûlünün verdigi bu karsilik, din düsmanlarinin Islâmiyetin insanlari cemiyetten el etek çektirdigi yolundaki menfî propagandalarina

 güzel bir cevab teskil etmektedir.

 

Ömer bin El-Hattâb (RA)'dan: Demistir ki, günün birinde Resûlullah (SAV) Efendimiz'in huzûrunda bulundugumuz sirada bir de baktik ki elbisesi bembeyaz, saçlari simsiyah, üzerinde yolculuga delalet eder hiç bir alâmet olmayan ve böyle iken yine hiç birimizce taninmayan bir kimse karsimiza çika geldi. (sokula sokula) nihâyet Nebiyy-i Ekrem (SAV) Hazretleri'nin yanina (varip) oturdu. Ve dizlerini dizlerine dayayip ve her iki avucunu iki uylugu üzerine koyup: - "Ya Muhammed, Islam nedir ? Bana söyle" dedi. Resûlullah (SAV): " Islâm Allah'dan baska hiç bir ilâh ve Ma'bûd-u bi'l-hak olmadigina ve Muhammed'in Resûlullah olduguna sehâdet etmen, namazi ikâme etmen, zekâti vermen, Ramazan'da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beytu'llâh'i hac etmendir. " buyurdu. O (yabanci kimse): -"Dogru söylüyorsun." dedi. Biz onun hâline hem Cenâb-i Resûl'e soruyor, hem de onu tasdik ediyor diye teaccüb ettik. Ondan sonra: - "Bir de imân nedir?" söyle." diye sordu. Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz: " Imân Allah'a, meleklerine, kitablarina, peygamberlerine, âhiret gününe imân etmendir. Bir de hayir ve ser (tatli, aci hangi türlüsü olursa olsun) kadere imân etmendir. " buyurunca yine: - "Dogru söylüyorsun." dedi. Ve: "ihsan nedir? söyle" diye bir daha sordu. Cenâb-i Risâlet-meâb Efendimiz de: " Ihsan, Allah'a sanki görüyormus gibi ibâdet etmendir. Zirâ sen O'nu görmüyorsan, O seni görüyor. " buyurdu. O, yine: -"Dogru söylüyorsun." dedikten sonra: "Kiyâmet (in ne zaman kopacagin)i bana haber ver." dedi. Cevâben: " Bunda sorulanin ilmi sorandan ziyâde degildir. " buyurdu. - "Öyle ise emârelerin (yani daha evvelki alâmetlerini) bildir" dedi. Cevâbinda: " Câriye-i memlûkenin kendi sâhibini dogurmasi ve yalin ayak, sirti çiplak, fakir davar çobanlarinin hangimizin kurdugu binâ daha yüksektir diye (servet ve sâmânca) yarisa çiktiklarini görmendir. " buyurdu. Bundan sonra o (yabanci) kimse gitti. Nebiyy-i Ekrem (SAV) Hazretleri de durdu durdu da neden sonra: " Yâ Ömer, bilir misin o soran kim idi? " diye sual buyurdu. - "Allah ve Resûlü a'lemdir". dedim. Buyurdular ki: " O, Cibril idi. Size dininizi ögretmek için geldi. "



 

ISLAM AHLAKI VE ÖNEMI

Ahlâk sözü, hulk kelimesinin çoguludur. Hulk, insanin ruhundaki "huy" dedigimiz bir meleke, özel bir hal demektir. Böyle bir meleke, ya hayirli bir semere verir veya hayirsiz ve zararli bir semere verir. Bu bakimdan ahlâk özellikleri güzel ve çirkin diye ikiye ayrilir. Söyle ki: Güzel huylara ve bunlarin güzel meyve ve neticelerine: "Ahlâk-i Hasene, Ahlâk-i Hamide, Mehasin-i Ahlâk, Mekârim-i Ahlâk (Güzel Huylar)" adi verilir. Aksine çirkin huylara ve bunlarin meyvelerine de: "Ahlâk-i Kabiha, Ahlâk-i Zemîme, Mesavi-i Ahlâk, Rezail-i Ahlâk (Çirkin huylar)" denir. Örnek: Edeb, tevazu, kerem, birer güzel huy eseridir. Sefahet, kibir, cimrilik de birer çirkin huy eseridir.

  Iste bütün bu huylardan ve neticelerinden bahseden ilme "Ahlâk Ilmi" denilmektedir.

  Ahlâk ilmi, nazarî ve amelî ahlâk diye iki kisma ayrilir.

  Nazarî ahlâk: Ahlâk esaslarina ve kanunlarina ait görüsleri ve fikirleri gösterir.

  Amelî Ahlâk: Ahlâkla ilgili görevlerin nelerden ibaret oldugunu bildirir.

  Insanlar, hayatlarindaki uygulama bakimindan Nazarî ahlâktan çok, Amelî ahlâka muhtaçtirlar. Biz de bu eserimizde bu amelî ahlâk kismini biraz anlatacagiz. Yalniz sunu da belirtelim ki, filozoflarin birtakimi, ahlâk esaslarini lezzete, zevke, maddî menfaate, kalbin duygularina veya görev ve kemal duygusuna dayandirmak istemislerdir. Oysa ki, bunlardan hiç bir, ahlâk için yeterli bir dayanak olamaz. Bunlara dayanan ahlâk müesseseleri, insanlarin bu konudaki ihtiyaçlarini karsilayamaz. Ancak hak bir dine baglanan ve dayanan, bu yönden Ilâhî bir mana tasiyan ahlâk müessesesi, insanin manevî ihtiyaçlarini karsilar ve yükselmesine yeterli olur.

  Iste, Allah'a hamd olsun, bizler Islâm dini sayesinde böyle yüksek bir ahlâk müessesesine sahip bulunmaktayiz.

Islâm dini, ahlâka pek büyük bir kiymet ve önem vermistir. Aslinda Islâm, bir ahlâk ve fazilet, bir hikmet dinidir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz buyurmustur:

"Ben, ancak mekâkim-i ahlâki (ahlâkin iyi ve güzel olanlarini) tamamlamak için gönderildim."

Islâmda, insanlarin manevî kiymetleri, sahib olduklari ahlâka göredir. Bir hadis-i serifde buyurulmustur:

"Sizin imanca en güzeliniz, ahlâkça en güzel olaninizdir. "

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) diger bir hadis-i serifde buyurulmustur:

"Allah Tealâ'ya, kullarinin en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanidir. "

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) söyle dua buyururdu:

"Allah'im! Ben, senden saglik, afiyet ve güzel ahlâk dilerim."

Insanlarin ahlâki degisebilir. Çirkin huylari güzel huylara çevirmek isine "Tehzib-i ahlâk" denir. Bu degistirme her halde mümkündür. Mümkün olmasaydi, Peygamber efendimiz:

"Ahlâkinizi güzellestirin." diye emretmezdi.

Nefisleri ile mücadele eden çok kimselerin basariya ulasarak çok güzel huylar kazandiklari daima görülmektedir. Nefis terbiyesi (riyazet-alistirma), hayvanlara, otlara, çiçeklere ve hatta taslara tesir edip dururken, insanlara tesir etmez mi? "Huy canin altindadir. Can çikmadikça huy çikmaz," sözü, her yönü ile dogru degildir. Bazi huylari degistirmek güçtür; fakat imkânsiz degildir. Tedavi sayesinde bazi hastaliklar tesirsiz hale geldigi gibi, terbiye ve mücahede sayesinde de bazi huylar, hiç olmazsa, tesirini gösteremez bir hale gelir, güzel huylarin karsisinda siner kalir.

 

MiLLiyetçi ve İsLamcı

Custom HTML

No content has been added yet.
No list items have been added yet.
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
This person's network is empty (or maybe they're keeping it private).